HEYHÂT!

Öykü — Ahmed Kadifeci

İskeleye adımını atar atmaz genzine dolan hava, zihnini keskinleştiren ve varoluş amacını hatırlatan bir ferahlığa sahipti. Burası, dönüşünde ona o büyük bir unvan ve saygınlık kazandıracak nadide materyallerin bulunduğu bir çalışma sahasıydı. Kaptanın ayrılmadan önceki net uyarısı zihninde tazeliğini koruyordu: "Dönüş için çağrımızı bekle. Şayet gelmezsen, getirileceksin."

Adam yola koyuldu. Vakit geniş, ada bereketli, kurallar basitti. Heybesini omzuna yerleştirip adanın içlerine, asıl zenginliklerin yattığı vadiye doğru yürümeye başladı. Etraftaki her detay, eksiksiz bir mimarinin ürünü gibiydi ve onu hayran bırakıyordu.

Patikanın henüz başında, bu kusursuz ahengin ortasında aykırı duran o çirkin yapıyı fark etti. Etrafın aydınlığına inat, yapının pencereleri dışarıyı görmeyecek şekilde karartılmıştı. Kapısının üzerinde siyah ve karmaşık fontlarla yazılmış anlamsız bir tabelası vardı. Adanın o görkemli sessizliğinin aksine, içeriden ritmi bozuk, uyuşuk ve etrafındaki doğaya tamamen aykırı, baygın bir müzik sızıyordu.

Adımları duraksadı. Mantığı ona yoluna devam etmesini, her saniyenin kıymetli olduğunu söylüyordu. Fakat içindeki sinsi merak, bu kusursuz adada böyle anlamsız ve çirkin bir boşluğun neden var olduğunu sorgulatmaya başlamıştı. Sadece bir bakıp çıksam dedi. Hem belki araştırmasında işe yarar bir materyal bulabilirdi. “Ne de olsa geminin kalkmasına daha çok zaman var.” diyerek kapının paslı koluna uzandı. İçerisi kesif, genzi yakan, berbat bir kokuyla doluydu. Gözleri loşluğa alışana kadar el yordamıyla ilerledi ve köşedeki yapışkan yüzeyli masalardan birine ilişti.

Kendisine tercihi sorulmadan önüne konan küçük bardaktaki sıvı, bulanık ve güvensiz görünüyordu. Yalnızca meraktan ilk yudumu aldı. Sıvı boğazını yaktı, damağında pas ve çürümüşlük hissi veren kekremsi, berbat bir tat bıraktı. "Ne kadar anlamsız," diye geçirdi içinden, "Dışarıda o muhteşem vadi dururken, bu iğrenç sıvıdan kim, ne medet umuyor?" dedi etrafındakilere bakarak. Tam da kalkıp gitmeye niyetlenirken zihninin derinliklerinde garip bir uyuşma, sıcak bir dalgalanma başladı. Kaslarındaki gerilim azalıyordu. Gözlerini kırptığında, tavanı kaplayan is lekeleri büyüleyici birer desene, içerideki cılız ışıklar ise göz alıcı bir renk cümbüşüne dönüştü. O tahammül edilmez, baygın müzik birdenbire ruhunu okşayan eşsiz bir melodiye evrildi. Duvarlar genişledi, bu köhne mekan zihninde geçici bir cennete döndü adeta. Adam gülümsedi; burada olmak sandığından çok daha zahmetsiz ve eğlenceliydi.

Ancak bu sahte güzellik saniyeler içinde buharlaştı. Işıklar tekrar soldu, müzik tekrar o rahatsız edici gürültüye, duvarlar tekrar o kirli çatlaklarına döndü. İllüzyonun çekilmesiyle hissettiği yoksunluk katlanılmazdı. Dışarı çıkıp gerçekliğe dönmek yerine, o kısacık sahte hazzı yeniden yakalamanın telaşına düştü. Eli titreyerek bardağa tekrar uzandı. Mantığını susturmak için "Sadece bir yudum daha," diye fısıldadı kendi kendine. "O renkleri bir kez daha göreyim, o hissi bir kez daha yaşayayım, sonra kalkıp hemen işime döneceğim. Nasılsa vaktim var." Her tekrar, iradesinden bir parçayı koparıyordu. Başlangıçta saçma bulduğu bu döngü, kısa sürede vazgeçilmez bir dopamin batağına dönüştü. Gemi, dönüş bileti, toplanacak materyaller, Akademi... Hepsi masadaki boş bardakların ardında silikleşen birer rüya haline gelmişti.

Bu döngü devam ederken dışarıdaki rüzgârın taşıdığı o tok sesli vapur kornası, belirli aralıklarla meyhanenin karartılmış camlarına çarpıyordu. Önceleri tedirgin olmuştu ama sonradan ona da aldırış etmez oldu. Zaman zaman içerideki ahengin büyüsünü bozduğunu düşünerek geminin kornasına söylendiği bile oluyordu. Ahenge tekrar kapılmak için yine bardağı eline almıştı ki kapıyı kırarcasına içeri giren adamların korkusuyla bardak elinden düştü. Ne olduğunu anlayamadan yan masadaki adamın apar topar götürülmesine şahit oldu. Götürülen adam biraz daha zaman tanımaları için yalvarıyordu ama onu duyan yoktu. Çok korkmuştu. Bu korkudan kaynaklı huzursuzluğu giderebilmek için tekrar bardağa sarıldı. Tekrar, tekrar. Aynı kapı yine kırılırcasına açıldı. Bu kez adamlar kendisine doğru geliyordu. Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kendisini o sert ve tavizsiz kolların arasında, eşikten dışarı sürüklenirken buldu. "Bir dakika," diye çırpındı, "Toplamam gereken materyaller var, dönüşte Akademi'ye sunum yapmam lazım!" Fakat onu sürükleyen adamlar yakarışlarına adeta sağırdı. Adanın o berrak aydınlığı çoktan sönmüş, gemi limandan demir almıştı.

O an, heybesinin omuzlarını kesen o korkunç hafifliği, yüzüne keskin bir tokat gibi çarptı. Tek bir numune, tek bir geçerli kanıt bile toplayamadan dönüyordu. Hayalini kurduğu o mutlak kabulün, Akademide adına ayrılacak ve sonsuza kadar ona ait olacak o sarsılmaz kürsünün yerini şimdi koskoca bir hiçlik almıştı. Geri dönüş yoktu. Zaten geride bir şey de yoktu. Kaybetmenin hüznünden başka.

Ahmed Kadifeci