
Öykü — Ertuğrul Kaya
Uzun süredir İstanbul’dan uzaktaydım. Buna rağmen Kalamış’tan Fenerbahçe Parkına geçerken bulduğum ilk İspark park alanına otomobilimi park edecek kadar İstanbul’u unutmuş değildim. Hemen ücretsiz bir park yeri buldum. Saat endişem olmadan parkı rahatça dolaşabilirdim böylece.
Parkın alışkın olduğum görüntüsü; dev meşe ağaçları, türlü çalılığı, gürbüz çimenleri yerli yerindeydi. Oradan, buradan besili kediler yoluma çıkıyordu. Yürüyüş yapanlar, köpeklerini gezdirenler, denizi seyredenlerle park kendi rutinindeydi. Parkın bulunduğu burunda hem kara hem deniz trafiği hissedilir derecede azdı. Ara ara parka koca koca motorlarıyla gelen motorcular parkın sessizliğini bir anlığına bozuyordu. Onlar da hemen sessizliğe ortak oluyorlardı.
Parkın uç kısmına doğru ilerledikçe kuş cıvıltılarının arttığını hissettim. Bu durum bana bir neşe verdi. Park gözüme daha bir güzel geldi. Şehrin ortasında kuş seslerinin bu kadar yoğun olduğu bir park, gerçekten büyük bir nimetti. Fakat bunun doğal olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Ortalık yerdeki bir banka yalnız oturmuş bir adamın kuş gibi başını sağa sola hızlı hızlı hareket ettirerek geleni geçeni seyretmesi sesin kaynağını bulmama yardım etti. Adamın yanındaki boşlukta mavi küçük bir kablosuz hoparlör (voiceball) vardı. Parktaki dikkat çeken kuş seslerinin ve bu öykünün kahramanı o adamdı. Alçak herif. Parkta sanki onlarca çeşit kuş sesi varmış gibi geleni geçeni kandırıyordu. Bundan da keyif aldığı belliydi. Başını kuş gibi sağa sola oynatarak gelene geçene bakması boşuna değildi. Kimleri kandırdığına bakıyordu. Adama birkaç sert bakış attım. Beni kandıramazsın demek istiyordum. Bir yandan da onu utandırmaktan çekiniyordum. Aldırışsız görünerek parkı dolaşmaya devam ettim. Kuş sesleri duydukça içimden adama söyleniyordum. Kendime de sinir olmuştum. Bu kadar kuş cıvıltısını bir an bile olsa nasıl normal karşılayabilmiştim? Ya bir ara ıslığımla kuş sesinin birini taklit etmeye çalışmama ne demeliydi? Kim bilir alçak herif belki buna için için gülmüştür? Bir banka oturup insanları böyle kandırmaya hakkı yoktu.
Dönüp dolaşıp adamın karşısındaki bir banka oturdum. Ara ara yanındaki kablosuz hoparlöre bakıyordum. Kızgınlığım geçmişti. Sonuçta sırf kendisi için, kendini kandırmak için de dinliyor olabilirdi. Ama bu bile yeterince tuhaftı. Bir parkta kuş sesi yoksa yoktur. Kuş sesi yok diye insan kuş sesini böyle yanında gezdirmezdi. Hele herkese hiç dinletmezdi. Tuhaftı tuhaf.
Parktaki pek çok kişi durumdan habersiz, belki parkın ne kadar güzel, kuş sesleriyle dolu olduğunu hatırlayacaktı. Adam kablosuz hoparlörünü kapatıp montunun cebine soktu. Parktaki kuş sesleri bir anda sustu. Sadece kargaların çirkin bağırtıları kaldı. Adam, ya gördünüz mü, ben çalmasan park böyle, der gibi uzaklaştı gitti.
Park normale dönmüştü sonunda. Çok daha sessizdi şimdi. Henüz yaprakları çıkmamış çıplak ağaçların dallarında birbirlerine bağıran kargalardan başka ses duyulmaz olmuştu. Parkın bu hâli gerçekti. Ne var ki parkın ilk girdiğimdeki yanıltıcı hâli kadar güzel değildi. Adam parkın bu hâlini belli ki dert etmiş ve kendince bir çözüm bulmuştu.
İşte bir öykü, kahramanıyla birlikte parkta karşıma böyle çıkıvermişti. Artık ona kızmıyordum. Onu bir öykü kahramanı yaparak intikamımı almıştım.
Ertuğrul Kaya