Umut Evi

Öykü — Dilek Zülkadiroğlu

Umut Evi maviydi. Sadece mavi.
Dışarıdan bakıldığında sıradan bir ev gibi görünüyordu belki ama içine girdiğiniz anda mavinin aslında bir renk olmadığını anlardınız. Çünkü Umut Evi’nin gerçek rengi sevgiydi. Kapısından içeri adım attığınızda dünyanın bütün gürültüsü geride kalırdı. İnsanların birbirine bıraktığı yaralar, yarım kalmış hikâyeler, kayıplar, ayrılıklar ve yorgunluklar kapının dışında kalır; içeride yalnızca huzur yaşardı.

Evin en sevdiğim yanı lambalarıydı. Bunlar sıradan lambalar değildi. Her biri bir kokuya, her koku da bir hatıraya açılıyordu. Bir düğmeye bastığınızda yağmurun toprağa değdiği ilk an yayılırdı eve. Bir başkasında eski kitapların arasında unutulmuş yıllar, bir diğerinde sevdiğiniz insanın omzuna başınızı yasladığınız bir akşam. Odanın ışıkları da kokulara göre değişirdi. Mavi özgürlüğü, pembe sevgiyi, beyaz masumiyeti, sarı umudu, yeşil yeniden başlayabilmeyi, mor ise insanın en karanlık zamanlarda bile içinde taşıdığı gücü anlatırdı.

Fakat Umut Evi’nin en ilginç yeri üst kattaki isimsiz odaydı. Söylentilere göre orada insanların kaybettikleri saklanıyordu.
Ölenler değil. Gidenler değil. Kaybettiklerini sandıkları şeyler. Çocuklukları, cesaretleri, ilk heyecanları, ilk kahkahaları ve yarım kalmış hayalleri…

Bir gün o kapıyı açmaya karar verdim. İçeride beni elinde kırmızı bir balon tutan küçük bir kız çocuğu bekliyordu. Yüzüne baktığım anda onu tanıdım. Çünkü o bendim. Düşmekten korkmayan, dünyanın güzel bir yer olduğuna inanan ve büyüdüğünde her şeyin mümkün olacağını düşünen hâlim.

Onu izlerken yıllardır kaybettiğimi düşündüğüm bir parçama rastlamış gibi oldum. Odanın içinde dolaşırken bir raf dikkatimi çekti. Rafın üzerinde camdan küçük bir kavanoz duruyordu. Üzerinde yalnızca tek bir kelime yazıyordu.
Sonralar.

Kapağını açtığım anda içinden hiçbir şey çıkmadı ama zihnim bir anda yıllardır ertelediğim şeylerle doldu. Başlamak isteyip başlamadıklarım, söylemek isteyip sustuklarım, gitmek isteyip gitmediğim yollar, kurmak isteyip kuramadığım hayaller, aramak isteyip aramadığım insanlar…
Meğer insan en çok yarına bıraktıklarını kaybediyormuş. Bazı şeyleri zaman elimizden almıyormuş. Biz onları sürekli erteleyerek yavaş yavaş yitiriyormuşuz.

Kavanozu kapattığımda odanın sessizliği değişmişti. Sanki yıllardır duymadığım bir gerçeği ilk kez işitiyordum. Kaybettiğimi sandığım şeylerin çoğu aslında kaybolmamıştı. Sadece bekliyordu. Ben dönüp bakana kadar sessizce bir köşede bekliyordu.

Pencereye yaklaştığımda yağmur yağıyordu. Uzaklardan bir çocuk kahkahası duyuluyor, bir yerde çay demleniyor, bir anne çocuğunun saçlarını okşuyordu. Hayat, bütün sıradanlığıyla devam ediyordu. Ve o an çocukluğumdan kalan eski bir düşünceyi hatırladım. Küçükken bir gün mutlaka bir şey olacağını sanırdık. Hayatın başlayacağı büyük günü beklerdik. Bizi bulacak mucizeyi… Sonra büyürdük. Ve o günün hiç gelmediğini düşünürdük. Oysa yanılmıştık. Mucize gelmemiş değildi. Biz onun içinden geçip gidiyorduk. Hayat çoktan başlamıştı.
Yağmurda… Bir kahkahada… Sevilen bir elde… Beklenmedik bir sarılışta… Ve yeniden umut etmeyi seçtiğimiz küçücük anlarda…

Odadan çıkarken kırmızı balonun artık küçük kızın elinde olmadığını fark ettim. Balon benim elimdeydi. O an anladım ki umut, bir gün gelip bizi bulacak bir şey değildi. Kaybettiğimizi sandığımız şeylerin aslında hâlâ içimizde yaşadığını fark ettiğimiz andı.

Merdivenlerden indim. Umut Evi’nin duvarları hâlâ maviydi. Sadece mavi. Ama artık biliyordum. Bazı evler tuğladan yapılmazdı. Bazı evler hatırladığımız şeylerden yapılırdı. Ve umut…
Bazen yıllardır sessizce bizi bekleyen çocukluğumuzdan başka bir şey değildi.

Dilek Zülkadiroğlu